Postmodernist Bir Anlatı: Taormina

POSTMODERNİST BİR ANLATI: TAORMİNA

Postmodernizm, kelime manası olarak modern sonrası anlamında gelmektedir. Kelimenin tam anlamı konusunda görüş birliğine varılamamış olduğundan, postmodernizmi anlamak için özelliklerini modernizmle karşılaştırmak, kelimenin etimolojik kökeninin de göstermiş olduğu yoldan ilerlemek demek olacaktır. En belirgin özelliği, modernizme taban tabana zıt oluşu olarak görülse de modernizmle iç içeliği de göz ardı edilmemelidir. Çünkü dönemler birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılamazlar ve aslında birinden kopuş diğerini ortaya çıkaran ana faktördür. Bu bağlamda postmodernizm aslında modernizmin içinden doğduğu söylenebilir, ama modernizmin belli özellikleri postmodernistler tarafından yanlış görülerek terk edilmiştir, yani postmodernizm, modernizmin sorgulanmasının bir adım ilerisidir (Bayram 37), ki postmodernizmi modernizm karşıtlığı olarak gösteren temel neden de budur.

Postmodernizm, modernizmin pozitivist ve ampirik fikirlerine (bilimsel bilginin üstünlüğü, pozitif bilimler, edüstriyalizm vs.) karşı öznelliği, belirsizliği, çok sesliliği ve tek doğrunun olmayışını savunmuştur. Postmodernizmin modernizmle farkını, bilime bakışları üzerinden örneklendirilecek olursak, modern dönemdeki Newton’un  “Genel Çekim Kuramı” ile, sonrasındaki Niels Bohr’un Quantum Kuramı  ele alınmalıdır. Newton, evrendeki herşeyin mükemmel  bir ilişkisi olduğunu iddia ederken; Quantum Kuramı’na göre atom parçacıklarının arasında nedensel değil rastlantısal bir ilişki vardır. “Newton fiziğinin etkisi ile yerleşen ortak alıgı, deneyci ve pozitivist gerçeklik anlayışı modernizmin temellerini oluşturur” (Tek 4), ama modernizmin nedensellik ve pozitivist anlayışı Quantum fiziği ile sarsılmış, sonrasında ise Einstein’ın Görecelik Kuramı ve Heisenberg’in Belirsizlik Kuramı ile tek doğrulu bilginin yanlışlığı ispat edilmiştir. Böylelikle modern bilgi anlayışı yerini postmodern bilgiye bırakmıştır.

Postmodernizm, tek bir alanla sınırlı kalmamıştır, nitekim mimariden başlayan bu değişim edebiyata da tesir etmiştir. Postmodernizmin net bir tanımı olmamasına karşın, postmodern anlatı belli özelliklere sahiptir, bunlar; “teknik özellikler yönüyle, metinlerarasılık ve üstkurmaca; içerik özellikleri yönüyle, çoğulculuk, polisiye gerilim, pop-art, tarihe yönelme, fantastik gibi unsurlar; materyal yönüyle de tamamen reel olandan uzak, parçalı ve çoklu yapıdır” (Koçakoğlu 98). İsmet Emre Postmodernizm ve Edebiyat isimli eserinde, bu özelliklerin yanında, postmodernist yazarlar yazdıkları metine, türsel adlandırmalardan kaçınarak “anlatı” demeyi tercih ettiklerine de dikkat çekmiştir (alıntılayan Karaburgu 173). Buradan yola çıkılarak, postmodern anlatıların, isimlendirmeden başlanılarak teknik ve içerik özellikleri, bunun yanında materyal yönüyle modernizmden başkalaştığı söylenebilir. Modernizden postmodernizme geçiş, temelde öznenin değişmesiyle farklılık gösterir. Modernist eserde özne insanken, postmodernist eserde özne kullanılan dilin kendisidir (Uçan 2293).  Mehmet Narlı’nın ifadeleriyle “ romandan anlatıya geçiş aynı zamanda kahramandan bireye, bireyden metinsel varlıklara geçiştir” (125). Çünkü artık anlatılan konudan ziyade anlatının kendisi ya da konuyu ele alış biçimi ön plana çıkmıştır.

Postmodernist bir örnek olarak Hilmi Yavuz’un Üç Anlatı kitabından “Taormina” isimli anlatı, postmodernizm bağlamında ele alınacaktır. Eser, temelde Yusuf Horozcu’nun kendisiyle röportaja gelen bir muhabire söyleyeceklerini planlamasından, ve bu merkezi hikayeyle ilişkili parçaların anlatımından oluşan bir eserdir. Postmodern anlatının pek çok özelliğini barındıran bir eserdir. Nitekim, daha kitabın başlığından yazılanların “anlatı” olduğunun belirtilmesi postmodern bir yapıtın okunmaya başlanacağının göstergesidir. Postmodernizm bağlamında “Taormina”, ilk olarak okurun ve yazarın değişen konumları üzerinden, sonrasında postmodern eserlerdeki üst kurmaca tekniğinin eserdeki yeri ve son olarak değişen çizgisel zaman anlayışından bahsedilecektir.

  • ANLATICININ KONUMU

Postmodernist anlatıcı, modernist anlatıcıya göre daha etkindir. Hakan Sazyek’e göre modernist romanlardaki anlatıcının kitaba müdahil olmasının teknik sorun olarak görülmesine karşın postmodernist anlatıda, üstkurmacanında getirdiği imkanlar sayesinde yazar kitaptaki etkin figürlerden biridir (alıntılayan Özot 2281). Kurgu tamamen yazarın elindedir, ve bu durum anlatıda da açıkça belirtilir; yazar kurguyla oyun oynamaktadır. İstediği gibi kendini eleştirerek çelişkilerini ortaya koyabilir, kurguyu durdurarak başka şekilde devam ettirebilir. “Taormina”daysa bu durum anlatıcının konuşma havası içindeki anlatımında görülür. Anlatıcı, önce “Ayraç içinde belirteyim” (Yavuz 14) dedikten sonra ayraç içinde bir bilgi vermekte, aradan iki sayfa geçtikten sonra ise “[A]yracı kapatalım )) kapatıyorum” (16) diyerek öncesinde böyle birşey dediği için kendisiyle dalga geçmektedir. Anlatıcı, ayracın tek başına yeterli görmeyerek, ayracı vurgularcasına bu durumu belirtebiliyor. Anlatıcının bir diğer müdahalesi ise anlatının ikinci kısmında anlatılan romanın giriş kısmını “Buraya kadar yazdıklarımın otobiyografik olmadığının ayırdına vararak romanı durdurdum” (47) diyerek kesmesidir. Devamında ise hem otobiyografik bir eser yazmak istemediğini söyleyerek okuyucuya, anlatıcının kurgudaki yetkisini gösterir; hem de “berbat bir anlatımı vardı” (47) diyerek kendi kusurunu açık etmekten çekinmez.

Anlatıcı, metni okuyucuyla söyleşi havasında sürdürmüştür. Devamlı yinelenen “Bunu daha önce söylemiş miydim?” sorusu anlatının başından sonuna kadar pek çok yerde geçmektedir. Bazen söylediği şeyleri tekrarlarken bazense daha önceden söylemiş gibi davranır. Bu da aslında okuru düşündürmesi, onu dinç tutması açısından önem arz eder, ya da anlatıcının bir başka oyunu olduğuda söylenebilir. Çünkü postmodernist anlatıcı okurun aklını karıştırmayı, ona oyunlar hazırlamayı sever. Anlatıcı, daha önceden söyleyip söylememe konusunda neden kendini sorguladığını da daha önceden söylemişse can sıkıntısına yol açacağından dolayı okurun canının sıkılacağını düşündüğünden olduğunu belirtiyor. Aslında burda da anlatıcının okuru eğlendirmeye çalıştığı da görülebilir. Okuru eğlendiren, eğlendirirken eğlenen anlatıcı tipi postmodernist anlatıcı tipidir. Bu yönüyle “Taormina”, postmodern anlatıcının özelliklerini taşır.

  • AKTİF OKUYUCU

Postmodernism, metinde sadece yazara değil, okura da daha fazla yer ayırmıştır. Postmodernist eserlerde artık okur pasif, bilginin direkt sunulduğu bir merci değil; aktif olarak romana katılım sağlayarak romanda kendisi için boş bırakılan yerleri dolduran bir okurdur. Hakan Sazyek, bu durumun anlatıcının değiştirdiğini öne sürer, “Postmodernist romanın anlatıcısı etkinliğinin boyutlarını kendi kurmacasında sınırlı tutmakla da kalmaz, okurla iletişim kuracak kadar genişletir.” Devamında bu durumu anlatıcının, okuru kurduğu kurmaca oyunun bir parçası olarak görmesinden kaynaklandığını belirtir (alıntılayan Özot 2281). Yazar devamlı olarak okuyucuyla iletişim halindedir. Anlatıcı, metinde okura da yer ayırır, okur kendinden birşeyler katmadıkça metin tamamlanmaz. Postmodernist eserlerde, yer tasvirlerinin veya karakter analizlerinin kısa tutulmasının nedeni, okuyucuya bırakılmış olmasıdır. Tek bir doğrunun olmadığı anlayışının hakim olması, yoruma açık eser yazılmasının önünü açmıştır. “Taormina”da anlatıcı, konuşma havası içinde anlattığı metinde birinci çoğul şahıslı yapıları kullanarak okuru kitaba çeker. “Taormina” imgesi hakkında açıklamalara başlamadan önce “Kentimizin, yanlış söyledim, bağışlayın beni, imgemizin” (Yavuz 10) diyerek açıklaması, kendi imgesinin aslında okurun imgesi de olduğunu belirtir niteliktedir. “Onu ben imgelemiştim, ama öteki insanlar da görebiliyorlardı” (10) diyerek devamında yazar, kendi imgesini anlatırken sokaklarında gezindiği “Taormina”yı, okuru içine çekerek ona da bu hissi yaşatarak anlatıyor. Yazar, okuyucuyu esere katma isteğini “Öyle bir roman yazılmalı ki, bu romanın başkişisi o romanın okuru olsun!” (57) diyerek dile getirir. Bu isteğin arkasında her okurla beraber başka bir biçimde can bulan bir eser yazma isteğidir. Her okur, metnin kendisine çizdiği çerçevede metne kendi hayatından birşeyler katabilsin, böylece eserin doğruluğu tek değil okur sayısınca olacak, bu da postmodernist bir yazarın isteyebileceği en uç noktadır. Postmodern eserlerde, okurun kendinden birşeyler katması beklenirken okuduğu metni anlamak için bir uğraş vermesi de beklenir. Bu anlatıda da “Sözlerle insanlar arasındaki ilişkiyi kurabilmek, bir okuma uğraşı ister” (61) denilerek okurdan “okuma uğraşı” beklenir. Anlatıcının değişmesiyle okurda değişmiş, eserde etkin bir konuma gelmiştir.

  • TEKNİKSEL ÖZELLİKLER: ÜSTKURMACA

Tekniksel manada üstkurmaca ve metinlerarasılık postmodern romanın temel özellikleri sayılmıştır (Narlı 123). Tekniğin bu kadar önem arz etmesinin temel nedeni postmodernizmde kalıcılığı sağlayan öge oluşudur. Postmodernizm, modernizim düzenleyici ve tektipleştiren yapısına karşı gelişmiştir. Buna karşılık ortaya konan düzensiz eser varlığını ancak metin boyunca sürdürebilir nitelikteyken üstkurmaca, metnin etkisini okunduktan sonrasına da taşıyan etmen oldu (Tek 13). Bir diğer unsur ise kendinden önceki gerçekçi iddiası olan kurguların sorgulanmasındır. Bu metinler kurgudan ibaret olduğunu göstermek adına kendi kurmaca yapısını ifşa eder, bu noktada da üstkurmacanın ön plana çıktığını görüyoruz (9). Mas’ud Zavarzadeh’in açıklamasıyla üstkurmaca, “konusu kurgusal sistemlerin kendisi ve gerçeğin anlatı gelenekleriyle şekillendiği kalıplar olan bir anlatı teoremidir” (alıntılayan Karabostan 12). Üstkurmaca kurgusallığının farkında olan, kendine dönük bir tekniktir. Yazara, yazma sürecinin yazının konusuna dönüştürmesine olanak veren postmodern bir terimdir. Hakan Sazyek’e göre üstkurmaca üç şekilde olabilmektedir: “ ‘1. Metnin kuruluşunu, yazılış sürecini olgu içinde konumlandırma, ayrıca diğer kurmaca metinleri kısmî olarak yerleştirme’ 2. Nesnel gerçeklik ile kurmaca ilişkisini/çelişkisini belirginleştirme’ 3. Modern romanda kimliği örtükleştirilen anlatıcıyı, etkin bir figür olarak belirginleştirme’” (alıntılayan Narlı 124). “Taormina”da üstkurmacanın üç çeşidini de görmek mümkündür. Daha önceki bölümde anlatıcının etkin bir figür olarak ortaya çıkışı gösterildiğinden ötürü, ona değinmeden diğer iki madde anlatı üzerinden örneklendirilecektir.

Metnin yazılırken ki anın metne dahil edildiği, anlatının bazı bölümlerinde göze çarpar. Ancak yazar, esere konu olarak bu anlatının yazımını seçtiğinden ötürü, gerçeklik ve kurmaca tam olarak anlaşılamamaktadır, bu da okuru tekrardan bu konu üzerinde düşünmeye teşvik eder. Aslında bu durum kitabın iyi bir postmodern yapıt olduğunu gösterir. Yazılma anının metinde işlendiği, en bariz şekilde anlatıcının kısa roman girişini vermeden önceki “ Böyle dedim,-ve bir gün, nescafe’me süt koymayı unutarak, romanıma başlıyorum” (Yavuz 41) sözleriyle anlaşılabilir. Burda aslında Hilmi Yavuz’un kendisinin mi, yoksa anlatıcının mı konuştuğunu anlamak imkansızdır. Anlatıda, anlatıcının verdiği bilgilerin bir kısmının Hilmi Yavuz’un kendi bilgileri olması bu durumu daha da içiçe geçirir. Mesela girişte verilen “Elli iki yaşımda (1988’de) bu sözcüğü bulduğumu itiraf etmeliyim” (9) sözü Hilmi Yavuz’un 1988’de gerçekten elli iki yaşında olmasından dolayı aslında Hilmi Yavuz’un “Taormina”yı yazışının hikayesi gibi geliyorsa da kurgusal bir metin üzerinden anlatıcının, yazarın kendisi olduğu kanaatine varmak yanlıştır. Bu ikili durumun daha da karmaşıklaştığını gördüğümüz kısım ise anlatıcının kendi imgelemindeki durumu verirken görürüz, “[İ]mge sokaklarda insanlar, ancak onları imgelemleyen varsa vardırlar”(20). Hilmi Yavuz başka insanları imgeleyen bir adamın imgesini bize veriyor, ve bu kişi kendisi de olabilir, okur olarak bundan emin olamıyoruz. Bu örneklerle üstkurmacanın metindeki işleyişi görülebilir. Hem metnin yazılma sürecinin veriliyormuş havası itibariyle hem de yazılma sürecinin gerçek mi kurgu mu olduğunu sorgulatması itibariyle anlatıda üstkurmaca tekniği başarı bir şekilde uygulanmıştır.

  • ÇİZGİSEL ZAMANIN YIKIMI: KATLAMA METİN

Postmodernismin kendinden önceki akımın zaman anlayışından kopmuştur. Derrida’ya göre “postmodernistler zamanı kronolojik bir yapıda algılamayı, çizgisel bir şey olarak görmeyi reddederler”. Bunun sebebini Lautour, çizgisel zamanın rahatsızlık verici düzeyde mekanik oluşuna ve insan yaratımı olan birşeyin kısıtlayıcı olmasının yanlışlığına bağlar (alıntılayan Özot 2283). Postmodernistlere göre zaman çizgisel gitmez, ara sıra ana hikayeden koparak zaman koridorları oluştururlar kendilerine ve böylelikle zaman çizgisel olmaktan çıkar. Hilmi Yavuz, “Taormina”da çizgisel zamana karşı bambaşka bir anlayış sunmuştur, ortadan katlanmış bir metin. Bunun açıklamasını “Bir romanı ortadan ikiye katlarsan bir yarısı ötekiyle bakışımlı olur mu, elbette olmaz. Sözcükler arasında bakışım yoktur ki, olsa olsa imgeler ya da görüntüler arasında vardır. […] Böyle bir metin (artık, adına ‘roman’ filan dememek gerekiyor!) üretilebilir niye üretilmesin ki!” (Yavuz 66). Anlatıcı, metinde ikiye katlanmışlığın aranması gereken yerleri işaret etmiştir: imgeler ve görüntüler. Kitabın ilk ve ikinci kısmını karşılaştıracak olursak bu katlanmışlık daha iyi anlaşılabilecektir.

Anlatının ilk ve son bölümünün aynı olması ilk aşamada ilk göze çarpan örnektir. Yazar sona geldiğinde tekrardan başa dönüyor, öyle ki bölümü numaralandırırken bile yine ilk bölüm gibi birinci bölüm olarak nitelendiriyor. Anlatıcının, bize söylediği gibi imgelere ve görüntülere bakacak olursak burda da ilk kısımda anlatıcının imgesinde geçen bazı ögelerin ikinci kısımda da kullanıldığını görmekteyiz. İlk kısımda anlatılan, anlatıcının kendi imgesi olduğunu söylediği Gıyaseddin’in “Taormina”ya gelişine ilişkin hikayede geçen “at”, “on bir beyaz fil” ve “B-Se-T-H yer isimlerinin” sonraki bölümde de kullanıldığı görülmektedir. Gıyaseddin, üç senede önce B olmak üzere sırasıyla Se’ye, T’ye, H’ye gitmiş sonunda Taormina’ya varmıştır. Saray kapısına giden yolda sağlı sollu yerleştirilmiş beşer beyaz filin arasından geçmiştir, burada anlatıcı ek olarak Taormina’da ki fil sayısının on bir olduğunu vurgular. Hikayenin devamında Gıyaseddin, kendisine sunulan armağanlara karşılık kendi atlarını hediye eder. Sonraki gün bu atlardan biriyle prens attan düşerek yaralanır. Anlatının ikinci kısmında Gıyaseddin, anlatıcının okuduğu bir seyahatnamede elçi olarak Hıtay’a gönderilmiş bir hocadır. Aynı at hikayesini, Hoca Gıyaseddin bazı faklılıklarla da olsa aktarır. İki bölüm arasındaki ilk yansıma budur. Daha sonra anlatıcı, yine Gıyaseddin’i kullanarak başka bir hikaye anlatır. Hikayeye göre, B’nin H ilçesinin kaymakamı olan babası ve Mülkiye’den sınıf arkadaşı olan Se kaymakamı Gıyaseddin Amca’nın birbirlerine gitmekte gurur yapması üzerine iki ilçenin sınırında buluşmalarını aktarır. Yine Gıyaseddin’i kullanması, ve anlattığı hikayede aynı harflerle ilçeleri adlandırması, iki bölüm arasında başka bir imgesel bakışım örneğidir. Son olarak on bir filin bakışımını da Viyana’da Erkut’la dolaşırken antikacı vitrininde fildişinden yapılmış, sanki aynı kalıptan çıkmış gibi benzer olan ama hacimce farklı olan beyaz fil heykelciklerini anlatırken görüyoruz. İlk kısımdaki hikayeyi anlatırken sağlı sollu dizilmiş beşer sıra filden bahsettikten sonra on bir tane fil olduğunu söylemesi bir fil hakkında şüphe oluşturduğu gibi, ikinci kısımda filler hakkında bahsederken de önce on tane olduklarını belirmiş, daha sonra parantez içinde “yoksa on bir tane miydi?” diyerek kuşku oluşturmuştur. Son olarak, kitapta geçen yazarın isminin kısaltmasını Y. H. olması ve bazı dipnotları H.Y. olarak bazılarınıysa Y. H. olarak vermesi yine bir yansımanın varlığını hissettiriyor. Yazarın kurgusunda geri dönüşsel anlatılarla ve bazen konudan saparak başka konuları anlatması üzerinden çizgisel olmayan, rastlantısal zaman anlatımı söz konusudur. Bu anlatımı, anlatının sonlarına doğru, metni ikiye katlanarak ilk ve ikinci bölüm arasında bakışım oluşturulduğunu söylemesiyle anlamlandırmıştır.

SONUÇ

Hilmi Yavuz’un Üç Anlatı’sının ilki olan “Taormina”, postmodernizm bağlamında ele alınmıştır. Yazarın ve okuyucunun, postmodernizmle değişen konumlarının ve birbiriyle ilişkilerinin anlatıda net bir şekilde görüldüğü söylenebilir. Postmodern bir teknik olarak üstkurmacanın, postmodernist eserlerdeki önemine dikkat çekilirken, kitaptaki uygulamasıda örneklerle açıklanmıştır. Son olarak, kendinden önceki çizgisel zamanın dışına çıkmaya çalışan postmodernismi Hilmi Yavuz, katlanmış metin gibi yeni bir denemeyle ele almıştır. Sonuç olarak, eserin pek çok yönden postmodern özellikler taşımakta olduğu net bir şekilde görülmektedir.

Kaynakça

Bayram, Yavuz. “Postmodernizm (Modernizm Ötesi)”. Baykara 5 (Sonbahar 2007), 37-9.

Karabostan, Ayşen. “Graham Swift’in Waterland, David Lodge’un Small World ve Martin

Amis’in London Fields  adlı Romanlarında Üstkurmaca Tekniğinin İncelenmesi.” Yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi, 2006.

Karaburgu, Oğuzhan. “Fehmi K’nın Acayip Serüvenleri’nde Postmodern İzler”. Uluslararası

Türk Dili ve Edebiyat Kongresi, 27-28 Ağustos 2007, Türk Edebiyatında Üslûp Arayışları, İstanbul Kültür Üniversitesi, C.2, İstanbul 2009, 173-82.

Koçakoğlu, Bedia. “Hilmi Yavuz’un Postmodern Anlatıları Üzerine”. Türkiyat Araştırmaları

Dergisi , 95-113.

Narlı, Mehmet. “Postmodern Roman ve Modern Gerçekliğin Yitimi”. Türkbilig 18 (2009), 122-

132.

Özot, Gamze Somuncuoğlu. “Postmodern Romanda Anlatıcı, Zaman ve Mekân Yapısı”. Turkish

Studies 7 (Yaz 2012), 2275-2286.

Tek, Akın. “İhsan Oktay Anar’ın Romanlarında Üstkurmaca.” Yüksek lisans tezi, Boğaziçi

Üniversitesi, 2003.

Uçan, Hilmi. “Modernizm/Postmodernizm ve J.Derrida’nın Yapısökümcü Okuma ve

Anlamlandırma Önerisi”. Turkish Studies 4 (Güz 2009), 2283-306.

Yavuz, Hilmi. Üç Anlatı, “Taormina”. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012

Yorum bırakın