Batılılaşma Hususunda Fikir Ayrılıkları

İkinci Viyana kuşatmasından mağlup gelen Osmanlı, Batı’nın teknolojik üstünlüğünü görmeye başladı. 1699 Karlofça Antlaşması’yla, Osmanlı’nın bazı kurumlarında yenileştirme ve değiştirme gerekliliği farkedildi. Özellikle 18. yüzyılın sonlarında aldıkları üstüste mağlubiyetler, fetihleri İslamiyet’i yaymanın, ekonomik geliri arttırarak büyümenin yolu olarak gören Osmanlı için çok ciddi ve ızdıraplı bir travma haline geldi (Mardin 154). Sonucunda devlet adamları, devletin varlığını korumak için Batılılaşmanın gereğine inanmış ve 3. Selim’le beraber başta askerî alan olmak üzere zamanla tüm kurumların Batı örneğine göre düzenlenmesi yoluna girilmişti. Bu yenileştirme hareketi kişilere ve zaman göre farklılık gösterse de devam etmiştir. Modernleşme Osmanlı için Avrupa’daki bazı ülkelerin askerî ve politik alanda ilmî ve teknolojik düzeyine ulaşılarak kaybedilen gücün geri kazanılmasını amaçlıyordu. Modernleşmede örnek alınan yer özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika olunca, modernleşme Batılılaşmayla özdeş bir anlam kazanmaya başladı (Erdemir 157).

Batı’nın gerisinde kaldığının farkına varan Osmanlı, kaybettiği gücüne bir an önce modernleşerek kavuşma arzusundaydı. Bu yüzden Batı medeniyetinin kurumlarını ithal etmeye başladı. Kurumlarla beraber bunları Osmanlı topraklarında pratiğe dökecek insanlar da getirildi. “İthal insanlar kültür ve yaşayışlarını beraberlerinde getirmişlerdi”(158). Böylelikle geri kalmışlığı ortadan kaldırmak için getirilen yenilikler Batı anlayışını ve fikirlerini de Osmanlı’ya sokmuştu. Bu durum daha sonraki dönemlerde, özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde, toplumda Batılılaşma hakkında bir takım farklı düşünceler ortaya çıkarmıştı. Bir kısım insan bu yeniliklere gâvur adeti diye bakarken bir kısım ise Batı taklitçiliğiyle kendi özünden büsbütün kopmuştu. Bu durum dönemin aydınlarının tartıştığı başlıca konulardan biri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatını düzeltmek ve Batı medeniyeti karşısındaki tutumu belirleme hususunda aydınlar üç gruba ayrılabilir: Birincisi Doğu-Batı sentezine inananlar, ikincisi Batılılaşmayı tamamen reddenler ve üçüncüsü Batı’yı topyekûn kabul edenler. Bu yazıda her grup için öne çıkmış bazı şahıslar ele alınacak, ve onun düşünceleri üzerinden grupların belirgin özellikleri ve birbirinden ayırt edici yanları ortaya konulacaktır.

  1. Doğu-Batı Sentezine Savunanlar

Batılılaşma, birçok aydın tarafından Osmanlı’nın kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Ancak daha muhafazarkâr taraftarlar, Batı’nın bütünüyle alınmasına karşı çıkarak yeni bir düşünce öne sürmüşlerdir. Türk milliyetçiliğinin uyandırılması gerektiğini, modernleşmenin de İslam’ı geride bırakmadan yapılması gerektiğine dair ilk düşünceler Ali Suavi’yle başlasa da, ilk sistematik çözüm önerisi sunan Ziya Gökalp’tir(Ülken xvıı). Gökalp’in düşünceleri genelde “üçleme (trinity) ilkesine”(Türdoğan 16) dayanır: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. Aynı isimli kitapta, üç kavramın orta yolu bulunmaya çalışılmıştır. Gökalp’e göre teknik, ilim ve usul Batı’dan alınırken Doğu’nun ilmi ve yöntemi bırakılmamalı ve bu düşünceler İslam’dan da etkilenmelidir (Ülken xvııı). Bu bağlamda çağdaşlaşmak Avrupalılara şekilce benzemek değil, Avrupalıların bilgi ve icatların alınması şeklinde olması gerektiği söylenebilir. Cumhuriyetçi- muhafazakâr düşüncenin en önemli figürlerinden biri olan Peyami Safa ise Batı’nın topyekûn alınması düşüncesine “ Türkiye, Garptan tesir almakta tereddüt etmemelidir. Ancak, bu tesir, bizim tarafımızdan yapılacak mukabil bir tesiri ihlâl etmeyecek derecede kalmalı, yani kültürümüzün güzel ve halis köklerine kadar nüfuz etmemelidir” (Safa, Fatih Harbiye 123) diyerek toplumdaki Batılılaşma anlayışının yanlışlığını gösterirken bunun düzeltilmesi gerektiğini ve nasıl olması gerektiğini belirtmiştir.

Peyami Safa, Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında yani Doğu ile Batı arasında kaldığını, bu coğrafi şartlarında sentez zorunluluğunu beraberinde getirdiğini öne sürmüştür(Doğu Batı Sentezi 209). Doğu Batı Sentezi kitabının önsözünde  “[H]epimiz hem Doğulu, hem de Batılıyız. Doğu-Batı sentezi bizim, yani bütün insanların tarih ve ruh yapısı, kaderimiz. […] İnsan, bütünlüğünü ve tamlığını ancak bu sentezde bulabilir” (12) sözleriyle sentez fikrini pekiştirmiş, zorunluluğunu arz etmiştir. Sentez fikrini öne sürerken aynı zamanda Batı kültürüne kendi manevi değerlerini feda edenleri eleştirir (Ay ve Durakoğlu 32). Safa’ya göre Batılılaşma, Batı’nın taklidi şeklinde olmamalı; Doğu’ya ait değerlerimizi ve millî karakterimizin yapıtaşlarını kaybetmeden oluşturulmuş sentez şeklinde olmalıdır. “Tek taraflı bir bağlanış bizi ruhî, tarihî, coğrafî ve millî bütünümüzden mahrum eder, yarım yamalak, sakat, hayatiyyetten mahrum bir varlık haline sokar” (Safa, Doğu Batı Sentezi 65) düşüncesiyle coğrafî ve tarihî olarak devamlı Doğu-Batı arasında kalmış bir millî kimliğin, tek taraflı yönelişle eksiklik kalacağını belirterek tamamen Batılılaşma fikrinin getirebileceği sıkıntıların varlığına dikkat çeker.

Bir kesim insan tarafından Safa’nın fikirleri “kültür ve medeniyet ayrılmaz iki öğedir” fikriyle reddedilmiştir. Kadir Cangızbay’ın “Kültür- Medeniyet Kutuplaştırmacılığı ya da Amiyane Bilginin Bir Tuzağı” yazısındaki ifadesiyle kültürde ve medeniyette yer alan unsurlar, aslında “kendi aralarında sıkı sıkıya eklemlenmiş ve birbirlerinden sadece somutluk dereceleri itibariyle farklılaşan değişik veçhelerinden başka bir şey değildir” (alıntılayan Bilge 97). Bu düşünce bağlamında Batılılaşma kavramına bakıldığında Safa’nın dediği gibi Doğu değerlerini koruyup Batı’nın müspet taraflarının alınarak bir sentez yapılması mümkün değilken, Batılılaşma iki farklı düşünceye indirgenmiştir. Batı ya tamamıyla kültür medeniyetiyle kabul edilecek, millî değerlerimize ve Doğu’ya dair ne varsa bırakılacaktır veya tamamen reddedilerek Osmanlı için farklı bir çıkış yolu arınacaktır, ki bu da genelde öze dönüş fikrini içeren yollardır.

  1. Batılılaşmayı Tamamen Reddedenler

“Medeniyet, bir milletin kültür hayatını da içine alır” (alıntılayan Bilge 101) diye düşünerek kültür medeniyet ayrılmazlığını savunan Nurettin Topçu gibi aydınlar tarafından her ne kadar Batı’nın üstünlüğü kabul edilse de, çözümün Batı’dan geleceği reddedilmiştir. Bu görüşe göre Batı’nın ilmi ve fenni tek başına alınamaz, tek başına teknik ve teknoloji Avrupa’dan ithal edilemez, ayrıca alındığı şekliyle Osmanlı toplumunda uygulanamaz, aynı başarılı sonucu vermez. Bazı muhafazakâr taraftarlar, Batı’nın üstünlüğünü kabul etmişse de Batılılaşmayı İslam’a karşı bir tehdit olarak görmüş ve çözüm yolu olarak benimsenmesine karşı çıkmıştır. Mehmet Âkif, şiirsel anlatımıyla bu konuyu ele almıştır. Âkif’e göre “ilimde, fende, edebiyatta, sanâyide, özellikle de teknik ve teknolojik alanlarda Batı’nın ileri olduğu inkar edilemeyecek bir gerçekti”(Gür 44). Ama Batılılaşmayı, İslam’a karşıt gören Âkif, Batılılaşma yerine Doğu’nun eksiklerini farkederek ortaya çıkan bir uyanış çözüm yolu olarak görülmüştür. Geri kalmışlığına rağmen eksiklerini anlamayanlara karşı ağır ifadeler kullanarak onları uyandırmak ister, “hatta bazen aşırı öfkelenerek, Şark’ın kayıtsız suratına tükürülmesini bile ister” (37).

Batılılaşmayı reddeden muhafazakârlardan biri olan Nurettin Topçu, Batılılaşmanın yanlış algılandığını öne sürmüştür. Nurettin Topçu “Batılılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlakını almamak kararını verdik. İlimle ahlakın aynı kökten çıktığını bilemedik” (alıntılayan Bilge 101) sözleriyle Batı’nın tek başına teknolojisinin alınmasının mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Nitekim Avrupa’dan tekniği pratiğe dökmesi için getirilen “ithal insanlar” (Erdemir 158) toplumsal değişimlere de sebep olmuştur. Topçu, bu durumu “medeniyet, satılır alınır zannettik, elbiseyi aldık, içindeki insanı göremedik” (alıntılayan Bilge 101) sözleriyle somutlaştırarak eleştirmiştir.

Tüm bunlara rağmen Topçu, bir çözüm ihtiyacını reddetmemiştir; fakat bu sorunun Batı’dan gelecek bir teknikle çözülebileceğine inanmamıştır. Dışa dönük çözüm önerisinin tersine içe dönük bir çözüm önerisi sunmuştur. Topçu “Anadolu’dan doğan yeni bir medeniyet” (alıntılayan Bilge 101) önerisinde bulunmuş, aksi önerilerle “dünyamızın kararacağını” (alıntılayan Bilge 101) öne sürmüştür. Bu fikirler ışığında ortaya Anadoluculuk hareketi çıkmıştır. Topçu Milliyetçiliğin Esasları kitabında Anadoluculuk fikrinin temelini ortaya koymuştur. “Milli kültürümüzü ırkımızın, tarihimizin mayasıyla yuğurmaya, dinimizin ruhuyla doldurmaya ve vatan topraklarından beslemeye mecburuz” (alıntılayan Alver 263) sözleriyle Türk tarihi, İslam ve Anadolu toprağı üçlemesinin kültürümüzün aslını oluşturan sac ayakları olarak ortaya koymuş, Türk kültürünün bunlar haricinde var olamayacağından bahsetmiştir. İlk olarak “Anadolu çocuğunun içine yuvarlandığı Batı hayranlığından kurtarılması” (alıntılayan Bilge 101)  gerektiğini belirtmiş, Anadolu’dan doğan yeni bir medeniyetle hemhâl olmaları uygun görmüştür.

  1. Batılılaşmayı Topyekûn Kabul Edenler

Batılılaşma, bir kısım aydın tarafındansa Osmanlı’nın gerilemesinde tek çözüm yolu olarak görülmüş ve benimsenmiştir. Ancak sentez fikrini savunanların aksine, Tarık Zafer Tunaya’nın  “Bütüncüler” olarak adlandırdığı grup “Batı medeniyeti bir bütündür. Ancak bütünlüğü ile alınabilir, bu kesin bir karardır” (129) görüşüyle fikirlerini temellendirmişlerdir. Bu düşünceyi en açık olarak savunanlardan Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet kitabında dünya üzerinde üç medeniyet olduğunu savunur: Batı medeniyeti, İslam medeniyeti, Buda-Brahma medeniyeti. Kitabının önsözünde kitabın yazılış amacının Batı medeniyetinin, diğer iki medeniyete galip geldiğini ve dolayısıyla kurtuluşumuz için bu medeniyeti olduğu gibi benimsemekten başka çaremiz olmadığını göstermek olduğunu belirtir (v). Kitabın devamında bu noktada bazı yanılgıların olduğundan ve bunların aydınlatılması gerektiğinden bahsederek kısmî Batılılaşma taraftarlarının yanlışı olarak gördüğü kültür- medeniyet ayrımına girer. Avrupa’nın gelişmişliğini bilim ve fennine bağlayarak, medeniyeti bir süzgeçten geçirircesine, tekniğini alıp başka kısımlarının terk edilmesi şeklinde bir Batılılaşmayı uygun görenleri cahillikle itham ederek, medeniyetin ayrılmaz bir bütün olduğunu söyler. Kötü yanlarına rağmen Avrupa medeniyetinin her yanıyla alınması gerektiğini, çünkü gelişmişliğinin nedeni olan bilim ve fennin Avrupa medeniyetinin tümünün içinde doğduğunu, bunların aynı koşullar sağlanmadan alınmasının bir bitkinin toprağından sökülüp alınmasına benzeterek, eksik koşullarda solup gideceklerini belirtmiştir (11). Millî şahsiyetin kaybolması endişesine karşı ise “ millî şahsiyeti yanlız hareketsizlik öldürür.[…] Kalbinin heyecanlarını yeni ahenklerle söylemeyen, zekâ ve dimağının mahsulleriyle insanlığı verimli kılmaya kudretli olamayan, faaliyetinin meyvelerini genel pazara çıkaramayan cemiyetler hangi şahsiyetten söz edebilirler” diyerek asıl Batı’dan gelecek yeniliklerin kabul edilmemesi durumunda, eski durgunluğun millî şahsiyeti öldüreceğini iddia eder (17).

Ağaoğlu’nun fikirlerine benzer fikirler öne süren Abdullah Cevdet ise aşırı Batıcı tutumuyla Garpçılar tarafından dahi eleştirilmiştir. Abdullah Cevdet kurduğu İçtihad dergisinin ilk sayısında Müslümanların geri kalmışlığını sorgulayan bir anketle başlar. Kendisi ise bu soruya Müslümanların geri kalmışlığına “Asyalı kafamız, yozlaşmış geleneklerimizin” (Berkes 412) neden olduğunu söyleyerek cevaplar. Asıl düşmanı Asya’ya ve geleneklere bağlı kalınmasına olan inanç olarak görür, bunun Osmanlı için genelleyerek Osmanlı Devleti’nin geri kalmışlığının sebebi olarak “din- devlet bileşim sistemi” (412) olduğunu belirtir. Cevdet, Osmanlı toplumuna özgü geleneksel özelliklerle devletin devam edemeyeceğini, bunların artık bırakılarak çağın gereklerine uyan, Avrupalı olanların alınması gerektiğini savunur (Hanioğlu 361). Cevdet’e göre Avrupa, çağın gerisinde kalmış ülkelerin örnek alması gereken bir modeldir.

Abdullah Cevdet için Batılılaşma kavramı sadece Avrupalı ülkelerin tekniğini Osmanlı’ya kazandırmanın ötesinde, Avrupa’yı her yönüyle kabul edilmesi gerektiğini öngörür. “Bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bunu gülüyle, dikeniyle isticnas etmeye mecburuz” (alıntılayan Uçar 10) görüşü dönemin Garpçıları tarafından bile fazla görülmüş ve eleştirilmiş, Abdullah Cevdet fikirleriyle sivrilmiştir. Cevdet’e göre Batılılaşma Osmanlı’nın devamı için gereklidir, ve ancak Batı’nın herşeyi alınır ve uygulanırsa Batılılaşma gerçekleştirilebilir, ve Osmanlı devam edebilir. Batılılaşmayı ve Batı’ya dostluğu Osmanlı için zorunlu görmüş, bu dostluğun Osmanlı tarafından sağlanmaması durumunda, Batı’nın Osmanlı’yı dost ya da düşman olarak kendi belirlediği bir yolda yönlendireceğine dair ikazda bulunmuştur (alıntılayan Uçar 9). Toplumdaki Avrupa düşmanlığını yanlış görerek eleştirmiş, toplumun rolünün “Avrupa’nın çalışkan ve şükürgüzar bir şakirdi olmak” (alıntılayan Uçar 9) olarak belirtmiştir.

Sonuç

Sonuç olarak, büyük yenilgiler ve toprak kayıpları Osmanlı’nın geri kalmışlığını ortaya çıkarmış, bu geri kalmışlığa yönetim ve aydınlar tarafından çözüm yolları aranmıştır. Osmanlı’nın, Batı’nın üstünlüğünün kabulüyle çözüm yolu Batılılaşma olarak belirlenmişti. Lakin Batılılaşmanın nasıl olması gerektiği hakkında ortak bir kanı yoktu. Genel manada üç gruba toplanabilecek düşünceler çerçevesinde değişik fikirler ele alınmış ve öne çıkan belli isimler üzerinden gidilerek fikirler açıklanmaya çalışılmıştır.

Kaynakça

Ağaoğlu, Ahmet. Üç Medeniyet. Haz. Tezer Taşkıran. İstanbul: Başbakanlık Kültür

Müsteşarlığı Kültür Yayınları, 1972.

Alver, Köksal. “Anadoluculuk ve Nurettin Topçu”. Hece 109 (Ocak 2006): 258-65.

Ay, Volkan ve Abdullah Durakoğlu. “Peyami Safa Metinleriyle Muhafazakârlığa Yeniden

Bakmak: Modernleşme, Birey ve Düşünme”.  Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 12 (2012): 21-46.

Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.

Bilge, Muhittin. “Nurettin Topçu’nun Kültür ve Medeniyet Anlayışı”. Türkiye Sosyal

Araştırmalar Dergisi 52 (Nisan 2009): 91-102.

Erdemir, Halil. “Osmanlı’da Batılılaşma ve Cumhuriyet Dönemi İçin Önemi”. Türkoloji ve Türk Tarihi Araştırmaları 46 (Temmuz- Ağustos 2002): 156-71.

Gür, Alim. “Doğu ve Batı Dünyası Karşısında  Mehmet Âkif”. Türkiye Araştırmaları Dergisi

4 (1997): 29-46.

Hanioğlu, M. Şükrü. Abdullah Cevdet ve Dönemi. İstanbul: Üçdal Neşriyat, ty.

Mardin, Şerif. Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu. Çev. Mümtaz’er Türköne ve diğer.

İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

Safa, Peyami. Doğu Batı Sentezi. İstanbul: Yağmur Yayınevi, 1978.

—-. Fatih-Harbiye. İstanbul: Ötüken Neşriyat, ty.

Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2010.

Türdoğan, Orhan. “Ziya Gökalp’te Batılılaşma”. Üçüncü Yol 30 (1974) :13-16.

Uçar, Ramazan. “Abdullah Cevdet’in Batı Medeniyeti ve Batılılaşma Anlayışı”.Toplum

            Bilimleri Dergisi 10 (Temmuz- Aralık 2011): 7-30.

Ülken, Hilmi Ziya. Ziya Gökalp. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

Yorum bırakın