Türk Kadınının Tarihsel Serüveni ve Özgürleşme Sorunsalı

Türk devrimi, çağdaşlaşma kavramı üzerine kuruludur. Yapılan birçok çalışma ve düzenleme “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşmak için yapılmıştır. Çağdaşlaşmanın kalıcı ve etkili olabilmesi toplumda herkese ulaşmasıyla mümkündü. Bu durum cumhuriyet öncesinde toplumsal hayatta pasif rolde olana kadının önem kazanmasına neden olmuştur. Öyle ki kadın modernleşme sürecinin bir göstergesi haline gelmiştir. Bu yüzden modernleşme, Türk kadının geçirdiği toplumsal değişim süreciyle paralellik gösterir. Osmanlı’da Batılılaşma fikrinin ön plana çıkışıyla Tanzimat’tan itibaren haklarını kazanmaya başlayan kadınlara, cumhuriyet ilanından sonra medeni kanunla daha fazla hak verilmiş, böylelikle toplumun etkin birer bireyi olmaları sağlanmaya çalışılmıştır. İlk bakışta, kadının özgürleşeme süreci gibi gözüken bu durum aslında kadının birey olma sürecinden ziyade, meta haline getirilerek modernleşmenin bir aracı haline dönüşmesine neden olmuştur. Özetle cumhuriyet çağdaşlaşma için kadına yine ataerkil bir yapı üzerinden bazı haklar tanımış, ama bu durum kadını özgürleştirmemiştir. Çünkü bu haklar, kadının birey olması için değil, çağdaş devletlerin ihtiyacı olan vatandaş olması için sağlanmıştır.

A. İslamiyet’e Kadar Türklerde Kadının Yeri

İslamiyet öncesi, Orta Asya’da ki Türklere dair bilgiler destanlardan ve daha sonraki dönemlerde yazılı eserlerden elde edilir. Bu eserlere bakıldığında İslamiyet’ten önceki Türklerin toplumsal hayatlarına, yönetim şekillerine, inanışlarına dair bilgiler edinilebilir. Bu bilgiler ışığında kadının toplumsal hayattaki yeri değerlendirilecek olursa kadına gereken değerin verildiği, hatta bazen erkekten üstün tutulduğu bile söylenebilir. Türklerde genelde Şamanizm yaygın inançtı. Şamanizm ise eşitlik üzerine kuruluydu. Şamanizm’de kadın güçlü, kişilikli ve etkiliydi (Doğramacı 132). Toplumda ise bu durum yansıması olarak idealize edilmiş kadının temel nitelikleri annelik ve kahramanlıktı, bu yüzden de kadının annelik vasıflarının yanında silah kullanması, savaşabilmesi ve ata binebilmesi onda aranan özelliklerdi (Savcı 107).

Orta Asya Türk Devletleri’nin yönetimlerine bakıldığında tek başına erkeğin yönettiği bir sistemden ziyade yönetimde karı-koca olarak ikisinin de eşit derecede söz hakkı olduğu bir yönetim şeması vardı. Elçi kabullerinde ve hakanın katıldığı diğer her türlü etkinlikte yanında hatununda bulunması, emirnamelerde hakanın yanı sıra hatununda ismi geçmesinin zorunluluğunun olması ülke yönetiminde erkeğin etkinliği kadar kadının da etkin rol oynadığı söylenebilir (Gökalp 112). Kadın sadece yönetimde değil, hayatın her alanında etkin rol oynar vaziyette görülmüştür. Erkeğin yanında savaşmış, ülke yönetmiş, tarlada çalışmıştır. Kadının hukukî alanda hakları da erkeklerle eşittir. Mal-mülk ailede tümüyle ortaktır, çocuklar üzerinde velayet hakkına sahiptir. Ve evliliklerde monogami yani tek eşlilik esastır (İnan 9). Ailede de kadın her zaman eşit görülmüştür. Öyle ki Orta Asya’da Türk kadınının ailesinin durumu hiçbir zaman ataerkil olmamıştır (19). Erkeğin söz hakkı kadar kadına da söz hakkı tanınmıştır.

B. Cumhuriyet’e Kadar Türklerde Kadının Yeri

Türklerin, İslamiyet’e geçişinden sonra kendi örf ve adetleriyle İslamiyet’i harmanlayarak yeni bir toplumsal yapılanmaya geçmiştirler. Bu değişiklikler devlet yapılanmasından toplumsal yaşama kadar pek çok şeyde değişim getirmiştir, bunlardan biri de kadının toplumda ki yeridir. İslamiyet, Cahiliye döneminde kadına yapılan kötü muameleyi yasaklamış, hatta İslamiyet’le birlikte kadına ilk kez miras ve mal edinme hakları tanınmıştır. Kadın ve erkek Kuran’da eşit sayılmıştır (Doğramacı 133). Bunlara rağmen Arap kültüründe kadın ikinci plana itilmiştir. İslamiyet’le beraber İslamiyet’in geldiği Araplarında kültür ve geleneklerinin tesiri altında kalınması kadının toplumsal hayatta geri plana itilmesine neden olmuştur. Selçuklularda Anadolu’ya gelişe kadar İslamiyet’in tesirlerine rağmen kadın, toplumsal hayatta eski etkinliğini korumuş, toplumsal hayatta aktif bir şekilde yer almıştır (Sağ 14).  Selçuklu döneminde süreç içerisinde kadın toplumsal hayatta ki yerini kaybetmeye başlamışsa da, pasif konumuna geçiş özellikle Osmanlı döneminde görülmüştür. Osmanlı’da medrese ve tarikatların etkisiyle kadına dini inanışlarına göre toplumsal hayatta bir yer tanınmışsa da İstanbul’un fethinden sonra köleci Bizans yapısından etkilenerek kadın “hareme” kapatılarak toplumsal hayatın dışına itilmiştir (Çağlar 49).

Osmanlı’da kadının toplumsal hayata ne kadar ve nasıl dahil olacağı erkek egemen yapı tarafından belirlenmiştir. Ayşegül Yaraman, Osmanlı’da kadının yerini şu sözleriyle özetler: “Osmanlı toplumsal örgütlenme sisteminde kadın, dinsel- kültürel etkenlerin, otoritaryen ve ataerkil gelenekselliğin içinde ikinci sınıf insan addedilerek toplumun bir üreme aracı olarak kalmaya mahkûm edilmiştir” (21). Kadının özgürlük alanı tamamen kısıtlanmış, kadınların feracelerinin boylarına kadar belirlenmiş, bayramlarda bile dışarı çıkmaları fermanlarla yasak edilmiştir (Sağ 15). Bu bağlamda konuya bakacak olursak kadın dışarı çıktığında dahi “evdeki iç mekân, harem” in yerini “dışarıdaki iç mekân, çarşaf” almaktaydı (Caporal 141). Osmanlı’da kadınları ele alırken iki başlık altında ele almak gerekir: Saraylı kadın ve kırsal alandaki kadın. Her iki kadın da eşine ekonomik yönden bağımlı olsa da saraylı kadının aksine kırsal alanda kadın üretici konumdadır. Buna rağmen kırsal kesimdeki kadının en önemli görevi çocuk doğurarak ona bakmakken, saraylı kadın devlet otoritesinde etkili olabilir ve bunun yanında eğitim alma imkânlarına sahiptir.

Batı’da Fransız Devrimi ve sonrasında gerçekleşen Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan özgürlükçü düşünceler, Osmanlı Devleti Batılılaştıkça topluma da sirayet etmiş, Türk kadınının özgürleşmesi için bir temel atılmaya başlamıştır. Tanzimat Fermanı, kadının özgürleşme serüveninde önemli bir yer arz eder. Yaraman’ın belirttiği üzere “ fermanda vurgulanan hukukun üstünlüğüne dayalı, çağdaş hukuk devletini yaratmanın, kadının içinde bulunduğu koşullar değişmedikçe gerçekleşemeyeceği kısa zamanda anlaşılarak, kadın hakları için küçük, ama anlamlı adımlar atılmaya başlanmıştır” (23).

Kadınlar, 19. yüzyılda toplumsal manada daha fazla öne çıkmaya başlamıştır. Batı’nın gerisinde kalındığının fark edilmesi ve beraberinde başlayan batılılaşma hareketleriyle toplum çağdaşlaştırılmaya çalışılmıştır. Toplumun en geri kalan kısmını oluşturan kadınların eğitilmesi için, kızlar için ilkokul ve ortaokullar eğitimine başlanmış ve bunun yanın sıra kızlar için meslek okulları açılmaya başlanmıştır (Göksel 134). Nitekim açılan meslek okullarında da toplumsal cinsiyet ayrımı göze çarpmaktadır. Türk kadınının okuyarak kazandığı meslekler ebelik ve öğretmenliktir. Kadınlar için seçilen meslekler kadına yüklenmiş olan annelik rolüyle paralellik gösterir mahiyettedir. Bunların yanı sıra 19. yüzyılda Türk kadını Osmanlı imalatçılığının ayrılmaz parçasıdır (Quataert 304). Zamanla kadınlar fabrikalarda da çalışmaya başlamıştır. Kadınların sendika ve benzeri işçi kuruluşlarına ve onların etkinliklerine katılma olasılıklarının düşük olması da, istihdam edilmelerini teşvik etmiştir. Özellikle 1870 sonrasında ortaya çıkan ve İkinci Meşrutiyet’i izleyen aylarda tırmanan işçi hareketleri, bu mülahazaları güçlendirmişti (Makal 19). Kadınların toplumsal hayatta ve kamusal alanda daha aktif hale gelmesini modernleşme faktörünün dışında Osmanlı’nın büyük kayıplar verdiği savaşlara girmesidir. Erkek nüfusun savaşlarda alınan galibiyetlerle orantılı olarak devamlı azalması toplumsal ve ekonomik alanda bir boşluk oluşturmaktaydı (Yılmaz 204). Bu boşluğun doldurulması için ve evin geçim kaynağı olan erkeğin savaşlardan dönmemesi sonucunda kadın kaçınılmaz olarak toplumsal yaşama dahil olmak durumunda kalmıştır.

C. Cumhuriyet Döneminde Kadının Toplumdaki Yeri

Tanzimat’la temelleri atılmaya başlanan kadın hakları, Cumhuriyet’in ilanından sonra Medeni Kanun’la yasallaştırılmıştır. Cumhuriyet döneminde belirlenen misyon, çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmaktı. Bu durum kadının toplumsal hayatta ki yerini de etkilemiştir. Cumhuriyet döneminde kadının çağdaşlaşma adına yapılan değişikliklere maruz kalmasının bir nedeni de Atatürk’ün kadının çağdaşlaşma sürecindeki yerini önemli görmesinden kaynaklanır. Atatürk’ün bu konuda “[B]izim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir” (aktaran Doğramacı 80) sözlerinden anlaşılabilir. Atatürk, çağdaşlaşmayı toplumun topyekûn ilerlemesiyle mümkün görüyordu. Fakat daha önceki dönemlerde erkeğin sosyal hayatta daha etkin olması ve daha geniş eğitim olanaklarına sahip olmasından dolayı erkeklere göre daha geride kalan kadına bu bağlamda daha çok ilgi gösterilmeydi. Fakat kadına yönelik yapılan çağdaşlaşma hamleler bir kesim tarafından kadının özgürleştirdiği düşünülse de bir kesim tarafından kadına sadece çağdaşlaşmanın başarılı olması için gereken haklar yine erkek egemen bir topluluk tarafından verilerek, aslında kadının çağdaşlaşma için bir meta haline geldiğini savunularak bunların özgürleştirici olmadığı iddia edildi.

D. Cumhuriyet, Kadını Özgürleştirmiştir

Cumhuriyet, kadını toplumsal hayata dahil etmek için pek çok hukuki hak sağlamıştır. Çünkü Atatürk’ün  “[Ş]üphe yok ki ilerleme adımları, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme yeniliklerle birlikte, merhaleler aşmak lazımdır. Böyle olursa, inkılap başarılı olur” (aktaran Sağ 21) diyerek belirttiği gibi, çağdaşlaşma için kadının, erkeğin yanında toplumsal hayatta yer alması şarttır. Türk kadının Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren yaptığı hizmetler tartışılamaz derecede büyüktür. Öyle ki Atatürk dahi zaman zaman vefa duygusunu belirtmiştir. Atatürk “Türk kadını, savaş sırasında ülkeye çok büyük yardımda bulundu, herkes gibi o da acı çekti. Bugün o, özgür olmalıdır, eğitim görmeli, okullar kurmalı, ülkede erkekle eşit bir konuma sahip olmalıdır. Buna hakkı vardır” diyerek hem Türk kadının savaş sırasında yaptıklarını takdir etmiş hem de Türk kadınının özgürleşmesine destek olmuştur, bu desteğin yanı sıra Medeni Kanun’un sağladığı haklarla da Türk kadını toplumsal alanda kendini yenilemiştir.

Bu bağlamda Medeni Kanun kadına geçmişte sahip olmadığı, erkeğin üstün görüldüğü konularda haklarına kavuşmasında büyük bir adım olmuştur. Medeni kanunla kadına kazandırılan hakları genel hatlarıyla özetlemek kadının ne derece özgürleştirildiğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Kadına, aile kurumu içerisinde erkekle eşit derecede söz hakkı tanınmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda resmi nikâh zorunluluk sayılmış, çok eşliliğe son verilmiş ve kadına boşanma hakkı tanınmıştır. Ayrıca miras hakkı verilerek, kendine ait mal-mülk edinmesinin önü açılmıştır. Kadının davada tanık olabilmesi ise hukuki alanda yapılan bir cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmıştır. Diğer bir konu ise, seçme ve seçilme hakkıdır, 1930’da Belediye Meclislerine, 1934’te milletvekili seçme ve seçilme haklarıyla Türk kadını siyasal anlamda özgürleşiyor ve eşit yurttaşlık hakları tanınmış oluyordu (Sağ 22).

Atatürk, çağdaşlaşma hususunda toplumun daha eğitimsiz ve geri olan kısmı olan kadınlara ve onlara verilecek haklara çok önem vermiştir. Gerek Kurtuluş Savaşı’nda ki hizmetleri dolayısıyla, gerekse kadının toplumsal hayata önemli katkıları dolayısıyla Atatürk Türk kadınına gereken özgürlüğün verilmesine son derece destek olmuş, bunu yer yer konuşmalarında dile getirmiştir. Kadınların özgürleşmesi Atatürk’ün fikirleri tarafından destek bulurken, Medeni Kanun’la getirilen haklarla hukuki alanda da dayanak sağlanmış olunuyordu. Bunlar Cumhuriyet’in kadını özgürleştirdiğine kanıt olarak sayılmıştır.

E. Cumhuriyet Kadını Özgürleştirmemiştir

Kadını özgürleştirmiş gibi görünen bu değişimler, bir kesim insan tarafından aslında kadını özgürleştirmediğini, yapılanların sadece çağdaşlaşma için yapılması zorunlu olan şeyler olduğundan dolayı yapıldığı iddia etmişlerdir. Şirin Tekeli bu durumu şöyle özetler: “Cumhuriyet yöneticilerine göre kadın hakları, uygar dünya ile aynı düzeye gelmiş olmanın simgesiydi, savaşların yükünü çekmiş cefakâr kadınlara ödenmesi gereken bir borçtu, ama hepsinden daha önemlisi teokratik Osmanlı devletine geriye dönüşü olanaksız kılacak olan, din hegemonyasını temelinden yıkmaya yönelik en etkin politik-ideolojik adımdı” (209). Kadına verilen haklar, temelinde kadını özgürleştirme amacı gütmemiştir, ideolojik kaygılardan dolayı ve çağdaşlaşmış olmanın böyle gerektirdiğinden dolayı verilen haklardır, temelde çok daha farklı amaçlar taşır. Mesela kadınların eğitim alması yönündeki gelişmeler temelde Ulus Devlet’in idealize edilmiş kadın tipini inşa etmeye çalışmasından kaynaklanmıştır. Nasıl ki Osmanlı’da idealize edilmiş “Aile Kadını: İyi Anne ve Eş” varsa, Cumhuriyet döneminde de çağın gereklerine ayak uydurmuş olan, toplumsal hayata ve üretime katılan “Asrî Kadın”  idealize edilmiş tiptir (Yılmaz 203). Bir diğer nedeni ise temelden çağdaş nesiller yetiştirilmek istenmesidir (Tuna 21). Bu da gösteriyor ki Osmanlı’da ki kadına bakışla, Cumhuriyet’te ki kadına bakış değişmemiş, sadece idealize edilmiş kadın tipi değişmiştir

Medeni kanunla kadına verilen haklar, kadının özgürleşmesi için yeterli değilse de vatandaş olabilmesi için yeterlidir. Çünkü Durakbaşa’nın ifade ettiği gibi: “ Kadınlara verilen haklar sadece onları karşıt cinsle denk duruma getirmek için değil, onların da erkekler gibi –ama erkeklere tabi olarak- ülkeye aktif olarak hizmet etmelerini sağlamak amacını taşımıştır” (aktaran Gülendam 15). Kadından birey değil, ulus devlet için vatandaş yaratılmıştır. Kadının özgürleşmesi için ortaya konan düzenlemelerin arkasında sadece erkeklerin bulunması da bu konuda ki ikinci sorunsaldır. Ayşe Kadıoğlu’nun bu konudaki sözleri konuyu aydınlatıcıdır:“ Böylece bu yıllarda kadınlara verilen tüm haklar Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmayı kendilerine amaç edinmiş, devrimci erkek seçkinlerin çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı” (108).

Kadının kamusal ve toplumsal alana dahil edilirken gelişen yeni kadın tipi erkekleşmiş bir tiptir. Çünkü “kadınların kamu yaşamına katılmaları ancak saygınlıklarını koruma ve erkeklere kendilerini cinsel nesne olarak sunmama yönünde verdikleri kuvvetli işaretlerle mümkün olabilirdi. Cumhuriyet’in peçesiz ‘yeni kadın’ı kimliğine yeni sınırlar çizen davranış kuralları benimsedi: Koyu renkli kostüm, kısa saç ve makyajsız yüz” (Kondiyoti 196). Özetle Türk kadınına tanınan haklar onun özgürleşmesi için yeterli olmamıştır. Vatandaş olabilmesi, yeni idealize edilmiş kadın tip olan “Asrî Kadın” tipine uygun çağdaş bir kadın olabilmesi için erkek egemenliğinin kendisine verdiği haklar ölçüsünde sadece eski sınırlarının bir kısmından kurtulmuştur.

Sonuç

Türk kadını, tarihsel süreç içerisinde İslamiyet’in de etkisiyle Orta Asya’daki etkinliğini kaybetmiş, toplumsal yaşamın dışına itilmiştir. Tanzimat’a kadar çok sınırlı haklara sahip olmasına rağmen Tanzimat’tan sonra Osmanlı’nın modernleşmeye çalışmalarından etkilenerek bu durum değişmeye başlamıştır.  Kadınlar, Tanzimat’la temeli atılmaya başlanan kadın hakları ve Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün desteğiyle ve Medeni Kanun’un getirdiği yeni haklarla çağdaşlaşmaya çalışmış, eski sınırlarından büyük ölçüde kurtulmuştur. Fakat bu hareketler kadının özgürleşmesi için yeterli olamamıştır. Çünkü bahsi geçen hakların verilmesinin temelinde yatan sebep kadınları özgürleştirme amacı   taşımamaktadır, bunun yerine çağdaşlaşma iddiası taşır. Neticesinde Türk kadını, yine kendisi için idealize tipe sığdırılmaya çalışılmıştır, bu durum da özgürleşmesi için yeterli görülmemiştir.

Kaynakça

Caporal, Bernard. Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını. İstanbul: İstanbul:

Yeni Gün Yayıncılık, 1999.

Çağlar, Şebnem. “Aile İçi Rol ve Statünün Paylaşılmasında Çalışan Kadının Yeri”.

Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 1992.

Doğramacı, Emel. Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür

Yayınları, 1992.

Gökalp, Ziya. Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Varlık Yayınları, 1958.

Göksel, Burhan. Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk. Ankara: Kültür Bakanlığı

Yayınları, 1993.

Gülendam, Ramazan. Türk Romanında Kadın Kimliği (1946-1960). Konya: Salkımsöğüt

Yayınları, 2006.

Kadıoğlu, Ayşe. “Türkiye’de Kadının İkincil Konumu: Asıl Suçlu İslam mı?”. Cumhuriyet

İradesi Demokrasi Muhakemesi. İstanbul: Metis Yayınları, 1999. 99-118.

İnan, Afet. Atatürk ve Kadın Haklarının Kazanılması. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı

Yayınları  ,1969.

Makal, Ahmet. “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”. Çalışma ve

Toplum 2 (2010): 13-40.

Quataert, Donald. Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü. Çev. Tansel Güney.

İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.

Sağ, Vahap. “Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk”. C. Ü. İktisadi ve İdari

Bilimler Dergisi 1(2001): 9-23.

Savcı, Kemal. Cumhuriyetin 50. Yılında Kadın. Ankara: Cihan Matbaası ,1973.

Tekeli, Şirin. Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat. İstanbul: Birikim Yayınları, 1982.

Tuna, Semiha. “Köy Enstitüleri’nde Kadın Olmak”. Fe Dergi 1 (2009): 20-

29.

Yaraman, Ayşegül. Resmi Tarihten Kadın Tarihine. İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2001.

Yılmaz, Ahmet. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Kadın Kimliğinin Biçimlendirilmesi”. Çağdaş

Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi 20 ( Bahar-Güz 2010): 191-212.

Türk Kadınının Tarihsel Serüveni ve Özgürleşme Sorunsalı” için 2 yorum

B.Sinem Atılgan için bir cevap yazın Cevabı iptal et