Değişmemek Mümkün Mü?

Değişmemek Mümkün Mü

Devamlı değişen bir dünyadayız artık.

Bunu söylemek sadece aşikarın beyanı. Öyle ki hepimiz bu değişimi günbegün yaşarken fark etmemek elde değil. Konu etraflıca tartışılıyor devamlı. İyi yanları, kötü yanları, hayatımızı kolaylaştıran ve zorlaştıran yönleri, psikolojik yan etkileri, çevresel zararları, ortaya çıkan sağlık sorunları ve yeni tedavi yöntemleri vs. Perspektife göre şekil alan bir değişim, eğer gün sonunda sizi olumlu etkiliyorsa iyi; aksi durumda ise kötü diyebileceğiniz kadar kişisel ve yoruma açık. Tamamen bireysel bakış açılarının kümülatife yansıması.

Konunun bu kısmını tartışmayacağım bu yüzden, fazlasıyla öznel bir tartışma olur. Ama hepimizin ortak paydada buluşabileceği bir şey var; değişimin varlığı. Değinmek istediğim asıl nokta değişime verilen tepki. Bireysel olarak değişime vereceğimiz tepki tamamen kişisel tercihtir ve saygı duyulması gerekir. Mail adresi olmayan, sosyal medya kullanmayan, evine televizyon almayan ya da çocuğuna çizgi film izletmeyip parka götüren insanlar elbette var, kendilerince de haklılar. Peki işletmeler için de değişime hayır demek mümkün mü? Ya da soruyu şöyle değiştireyim, sürdürülebilir mi? Rakipleriniz daha hızlısını, daha verimlisini, daha uygun fiyatlısını sunabilirken, daha geniş kitlelere ulaşabilirken, pazarı farklı iş fikirleriyle büyütürken karşılarında ne kadar dayanabilirsiniz?

Geçenlerde şahit olduğum bir olayı aktarayım. Taşımacılık sektöründe start-up fikri olan bir grup genç, sektörün önde gelenlerinin toplandığı bir mekânda heyecanlı bir şekilde fikirlerini aktarıyordu. Fikirlerinin pazarı genişlettiğini, halihazırda müşteri olmayan kişilerin bu projeyle müşteri kitlesine dahil olacağından bahsediyorlardı. Ve anlatışlarındaki heyecandan kitleden beğeni ve övgü bekledikleri belliydi ama aldıkları şey eleştiri ve düşmanca bir tavır oldu. Neden mi? Çünkü karşılarındaki kitle yeni fikirlerin yarınından korkuyordu. UBER örneğinde olduğu gibi, kendilerine yarışamayacakları, daha teknolojik bir rakip istemiyorlardı.

Kitle bir yerden sonra ikiye bölündü UBERciler ve taksiciler. Buraya nasıl mı gelindi? Bir kısım UBER’in sunduğu hizmeti taksicilerin sunamadığından, aynı fiyata daha kaliteli daha konforlu ve hatta daha güvenli bir sürüş sunulduğunda müşterinin UBER’i seçmesinin tesadüf olmadığından bahsetti. Taksicileri savunanlarsa taksicileri kimse denetlemediğinden bu halde olduklarını ve asıl suçun taksicilerde değil, yüksek otoritede olduğunu savundu.

Burada asıl konu ne UBER’di ne taksiciler. Bu aslında değişime verilen tepkiden kaynaklanıyor. Eski usul iş yapış şeklini destekleyenler sorunun temelini taksicilik sisteminde değil, bireysel olarak taksicide görüyor ve bunun yüksek otoriteyle düzeltilebileceğini düşünüyor; değişime açık olanlar ise yeni bir sisteme şans veriyor, bir yazılım şirketinin ulaşım sektörünü nasıl değiştirdiğine hayranlıkla bakıyor. Bireysel olarak değişimi hayatınıza katmayabilirsiniz, ama bir işletme için-hele serbest piyasa ekonomisinde- bu mümkün değil, nitekim sunum yapan gençlerin dedikleri gibi bundan kaçış yok, biz olmazsak başkası yapacak. Daha kolayı, daha güzeli, daha işlevseli, daha kişileştirilmişi, daha iyi müşteri deneyimi ve daha birçok “daha” sunan bir alternatif varken talep hep o yönde olacaktır, nihayetinde talep olursa arz da olacaktır. Bu noktada bir şirketin sürdürülebilir olması için bu rüzgara karşı durmaya çalışması değil, rüzgar yönünde olması ve de rüzgar sayesinde daha hızlı ilerlemesi gerekmektedir. Teknolojiyi fırsata çevirmelidir.

Değişimi kabul etmek ve yeniliklere açık olduğunu söylemek tabi tek başına yeterli değil. Yeni olmayan tüm şirketlerde kömürleşmiş bir yapı mevcut. Herkes işini yapar ve en doğruyu yaptığına emindir. Ama ne zaman ki sistemi sorgulamaya başlarsınız, sistem cevapsız kalır. Kimse işin daha pratiğini aramaz, ona öğretilenin ötesini sorgulamaz, çünkü kömürleşmiştir, hep öyledir öyle kalacaktır, tıpkı Seligman’ın deneyindeki maymunlar gibi, öğrenilmiş bir çaresizliğe mahkum olurlar. Öğrenilmiş çaresizlik kurum kültürüne yansımışsa, değişime adapte olmak o kadar da kolay değil. Şirket ya da yönetim buna hazır olsa bile bu istek ekibe sirayet edemiyor, tepeden inme bir değişim bu yüzden sürdürülebilir olmuyor. Ekip her yeniliğe bir direnç gösteriyor, özellikle eski çalışanlar. İşin ehli olan biri, işin acemisi oluveriyor, bu da insanın nefsine ağır geliyor. Bu noktada çözüm tabi ki kararlılıktan geçiyor. Ekibin direncine dayanabilecek, onları anlayabilecek ama yine de daha iyisi için devamlı motive edecek bir yapı gerekiyor. Eğitime önem veren bir şirkette ya da daha yeni bir ekiple çalışan şirketlerde durum aynı değil. Sistemin sabit kalmasına izin verilmiyor, bu yüzden de değişim daha kolay benimsetilebiliyor, farklı yolları ve farklı fikirleri denemeye hazır, açık fikirli bir ekip yapılanması oluşuyor.

Özetle işletmenin varlığı zamanın koşullarına uyumdan geçiyor, hatta bir adım ötesini görebilenler fark yaratıyor ve bir anda yükselme imkanı elde edebiliyor. Devamlı değişen koşullara uyumsa yine değişimden geliyor, hem yönetime hem de ekibe benimsetilmiş, sürdürülebilir bir değişim şirketin geleceği için önem arz ediyor. Yeni olandan korkmak, kötülemek veya reddetmektense en azından temkinli yaklaşarak bir şans vermek gerekiyor.

Yorum bırakın